background img
Sencer Gültuna - Ortancamız Babam

Tramvay

avatar
avatar

Latest posts by Fatih Ayhan (see all)

urun.gittigidiyor.com

urun.gittigidiyor.com

Apartmanın girişinde bekledi. Yeni bir güne yağmurla uyanıyordu koca şehir. Komşu ülkede yaşanan savaş yürüdüğü bu sokakta fazlasıyla hissediliyordu. Dükkanların tabelalarında Arapça yazılar kullanılmaya başlanmıştı. Sokağın başında bulunan Hatay Dürüm Evi ise bir nevi ülkeye giriş kapısı gibiydi. Bunun hoş bir tesadüf olduğunu düşündü ve bununla mutlu olmak istedi.

Buna ihtiyacı vardı çünkü İstanbul’un en sevimsiz saatleri herkesin işe ve okula gittiği bu anlardı. Hiç kimsenin yüzü gülmezdi bu saatlerde. Birde nereden çıktı bu soğuk hava serzenişleri eklenmişti bu sabah o yüzlere. Tramvayda kendini sıkıştırabilmek için bir boşluk aradı ve aradığını da buldu. Tramvayın kapısına yapışmış bir şekilde yolculuk etmek çekilir şey değildi doğrusu. Yağmurun verdiği gri hava iyice tadını kaçırmıştı bu sabah İstanbul’un. Camdan dışarda kendine bu günü değerli kılacak bir şey arıyordu.

Tramvay Gülhane durağına yaklaşırken, valilik binasının girişinde, duvarın önünde onu gördü o sırada. Bu soğuk ve yağışlı İstanbul sabahında, karton üzerinde uyumaya çalışan bir çocuk. Her zamanki gibi mesai saatinden yaklaşık bir saat kadar önce yola çıkmıştı. Bu yüzden aklına geleni yapmak için yeterli süreye sahipti.

Tramvaydan hemen indi. Hızlı adımlarla çocuğa doğru ilerledi. Tam yanına gelmişti ki çocuk ona doğru döndü. Yüzünde korku ile karışık bir hüzün vardı. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Sadece “Merhaba, beraber simit yiyelim mi?” diyebildi. Yüzünde tamam ifadesi belirdi çocuğun ama ağzını bıçak açmadı. Sırtına hadi diye dokundu. Beraber Gülhane parkının girişinde bulunan simitçiye doğru yürüdüler. Simitlerini alıp hemen orada buldukları bir yere oturdular. “Abi bize iki çay” dedi. Bir an acaba başka bir şey ister mi diye düşündü ama çocukta yine ses yoktu. Başı önde çayıyla birlikte simitini yedi. Ucundan aldığı kendi simitini de onun önüne doğru sürdü. Çocuk başını kaldırdı göz göze geldikleri anda ilk defa gülümsediğini fark etti. Küçük bir gülümsenin verdiği mutlulukla, “Abi bizim delikanlıya bir çay daha” dedi.

Çocuk simitini yerken oda derin bir düşünceye daldı. Bu çocuğun orada olmasının sebebi neydi? Annesi babası yok muydu?  En önemlisi neden konuşmuyordu. Yakın zamanda öğrendiği kadarıyla bazı çocuklar konuşmayı sökeceği dönemde yaşadığı bazı sorunlar nedeniyle konuşamama problemi yaşıyordu. Bu sorular zihnini oldukça meşgul ederken asıl şimdi yapması gerekeni düşünmeye başladı. Nasıl ayrılacaklardı? Bırakıp gitmez olmazdı ama ne yapmalıydı. Bu sırada masanın üzerinde bulunan elinde bir sıcaklık hissetti. Göz göze geldiler, çocuğun yanaklarından aşağıya kayan yaşları o anda fark etti.

İşte o anda dili çözülmüştü çocuğun. “Abi benim için üzülme benim için yapabileceğin bir şey yok, benim gibi daha çok var bu şehirde. Benim için bir şey yapman bir şeyi değiştirmez ki. Sağ ol” dedi. Son kez sıktı elini abisinin ve ardına bakmadan koşup çıktı çay içtikleri çay ocağından. Ardından gidemedi çocuğun nedeni bilinmez ama gidemedi. Sahi kalsa ne yapabilirdi ki onun için. Elinden bir şey gelmediği için ağladı.  Çay ocağının gerisinden hiç kimsenin konuşmadığı bu masada neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu, ocak sahibi. Onları duymak için kulaklarından çok gözlerine ihtiyacı vardı, bunu çocuğun ardından masadan kalkan adamın gözlerine bakınca anladı. En sonunda oda üç çay parasını ödeyip çıktı dışarı.

Bir an ne yapacağına karar veremedi, çocuğu aradı ama bulamadı. Artık işine gitmesi gerekiyordu, Gülhane durağından ilk gelen tramvaya bindi. Hayret etti bir an için tramvay yarım saat öncesine göre oldukça boştu. Boş bir yer buldu ve oturdu.

Aklı çocukta kalmıştı. Ne yapıyordu, nereye gitmişti? Bu arada karşısında tartışan iki üniversite öğrencisinin konuşmasına kulak kabarttı. “Abi yaşanmaz bu şehirde, bu ülkede. Bize değer veren yok.” Diyordu biri arkadaşına. Durumu anlamıştı Avrupa’yı gitmiş görmüşler bulundukları yeri üniversiteyi kısacası hiçbir şeyi beğenmiyorlardı. Biraz önceki yaşadıklarını düşününce haklılardı belki de. Hayat hiç birimize aynı fırsatları sunmuyordu. Ama sokakta olan çocuğu bir kez olsun düşünmüşlermiydi diye merak etti. Ona göre kendi çevresindeki sorunları çözmek için hiçbir çaba sarf etmeyen kişilerin bulundukları şartlardan şikayet etmeye hakkı yoktu.

Arkasında oturan iki kadında birbirlerine gerçek sevginin tarifini yapıyordu. Biri diğerine sevgilisi uzakta olduğu için dert yanıyordu. Diğerinin arkadaşına verdiği cevap çok hoşuna gitmişti: “Elini kalbinin üzerine koyduğun zaman bir sıcaklık hissediyorsan ne önemi var ki uzaklığın.”

Haklıydı. Bir defa sevmişsen ayrılık diye bir şey yoktu, özlemek vardı. Hep sevdiğinin hayaliyle kavuşmayı beklemek vardı. Onun gibi kavuşamayacağını bilse dahi, sevmek bu umutla yaşamak değil miydi? Sevmek uzun bir yolda yürümeyi kabul etmek, beraber yürümeye karar vermişsek elbet bir gün buluşuruz diyebilmek.

Tramvaydan indi. Hava iyice soğumuştu. Montunun yakalarını düzeltti. Güneş henüz yüzünü gösterememişti bulutlardan. Ama biliyordu güneş çıkacak elbet bulutların ardından. Çocuklarında yüzü gülecekti bir gün. İnsanlar sevdiklerine kavuşacaktı. Böyle bir umuda ihtiyacı vardı koca şehirde bu sabah.

Fatih AYHAN / Ekim 2013 / İstanbul

İlişkili Etiketler
Bu yazıları görmek istemez misin?
Yorumlar