Tag archives for osmanlı devleti

Hürrem’in İktidarı(Muhteşem Yüzyıl)

hurrem-ima

Hürrem şu an hepimizin yakından tanıdığı tarihi bir karakter. Popüler kültür sayesinde tarihimize yeniden ilgi duymaya başlıyoruz. Burası benim için durumun en güzel tarafı. Popüler kültür deyip olayı devam ettirmeyeceğim malum siyaset için bu konu bu aralar pek popüler. Bu yüzden olayı daha çok o günün şartlarında yazmaya çalışacağım.

İmparatorluk büyümüş iktidar savaşı başlamıştı artık sarayda. Babalar ve oğullar arasında (belki de padişahlar ve şehzadeler arasında demek daha doğru olur) dengelerin yer değiştirebildiği bir dönemdi. Babası II. Murat, oğlu Fatih’e tahtı verdi ama sonra istemeyerek bir ara geri döndü. Sefere çıktığı bir anda ise daha İstanbul’dan uzaklaşamadan, İstanbul’un Fatih’i vefat etti. Babasının vefatı Cem Sultan’a geç ulaştı onun yerine yeniçerilerin desteğiyle II. Bayezid tahta çıktı. Cem Sultan’a haber götüren habercinin alıkonulduğunu  unutmayalım bu arada.

Tahta çıkan II. Bayezid oğullarının iktidar baskısını en çok üzerinden hisseden padişah oldu. Oğlu Selim babası ile savaşmış kaybetmişti. Geriye kaçan Şehzade Selim oğlu Süleyman’ın yanına Kefe’ye gitti. Selim kardeşleriyle süren mücadelenin sonucunda, yeniçerilerinde desteğini alarak babasından tahtı aldı. Ondan sonra tahta çıkacak kişi ise, babasıyla birlikte mücadele eden Süleyman’dı. Ama tesadüfe bakın ki I.Selim bir çıban yüzünden babası ile karşı karşıya geldiği Çorlu’da vefat etti. Onun yerine tahta çıkan Süleyman, iç çekişmelerin son bulduğu ve güçlü bir ordusu olan  imparatorluğun padişahıydı artık.

Bu noktadan sonra entrikaların kolay yazılacağı bir döneme giriliyor. Burada diğer kardeş mücadelelerinden farklı olarak iki anne ortaya çıkıyor,  Mahidevran ve Hürrem.  Mahidevran biraz arka  planda kalıyor çünkü oğlu Mustafa ile birlikte sancağa gidiyor. Hürrem bu sebeple sarayda olan hakimiyetini artırabiliyor. Siyaset üzerinde etkisi olmadığını söylemek ise bu nedenle yalan olur.

İşin ilginç tarafı artık bütün hanedan ailesi, kız kardeşlerin ve damatlarında iktidar mücadelesine katılıyor olmasıydı. Bu durum Hürrem’in saray içinde daha da güç kazanmasını sağladı.

Her padişah gibi Kanuni’nde bir gözdesi vardı kendinden sonrası için. Oda Şehzade Mehmet’ti. Manisa’da sancak beyi iken öldü. Cihangir zaten hastaydı. Mücadele Mustafa, Bayezid ve Selim arasında geçecekti. Selim biraz daha arka planda olunca, asıl mücadele Mustafa ve Bayezid arasında yaşandı.

Mustafa asker içinde çok sevilen oldu. Babasının askerin desteğiyle başa geldiğini bilen Kanuni bunun önlemini almalıydı. Kanuni padişahın nasıl ve ne şekilde tahtan indirebileceğini bildiğinden,  darbeye karşı önlemini almalıydı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta oğlunun katlinden suçlu olarak Kanuni görülmemeliydi. Bu yüzden Damat Rüstem ve Hürrem üzerine bu kadar gidildi. Sonunda asıl suçlu Damat Rüstem oldu.

Şehzade Bayezid ise, Mustafa’nın ölümünün ardından meydana gelen isyanı kendi çıkarttığı iddiası nedeni ile babasının güvenini kaybetti. Geriye sadece II. Selim kaldı tahta geçebilecek kişi olarak.

Selim nasıl padişah olacaktı peki? Selim’in kızı Sokullu Mehmet Paşa ile evliydi. Sadrazam’ım bu özel konumu Selim’e yardımcı olabilecek miydi?  Hikayeyi anlamak için ayrıntılara dikkat edelim şimdi.

Bayezid, Selim ile mücadelesini Konya’da kaybetti. Çünkü asker üstünlüğü Sokullu’nun ve Kanuni’nin desteğini alan Selim’deydi. Bayezid sonunda İran’a kaçtı ve öldürüldü. Artık padişahlık için tek aday Selim’di. Bu sebeple Selim hemen Kütahya sancak beyliğine atandı. Kütahya’nın İstanbul’a en yakın olan sancak olduğunu da unutmadan söyleyeyim.

Yaşlı ve hasta olan Kanuni Zigetvar seferine çıkması konusunda ikna edildi. Kanuni son seferinin tarihini vermek gerekirse, Zigetvar seferinden yaklaşık olarak 12 yıl önce yapılan Nahcivan seferi. Yani 73 yaşında, uzun zamandır sefere çıkmayan ve hasta olan Kanuni sefere ordusunun başında çıktı. Normal şartlarda Selim’inde ordusu ile katılması gerekiyordu, ama o bu sefere katılmadı.

Sokullu tarafından 7 Eylül’de öldüğü Selim’e gizli olarak ulaştırıldı. 30  eylülde ise Üsküdar’a geldiğinde Saltanat Kayığı onu hazır bekliyordu. Yapılan törenle yeni padişah tahta oturdu. Ardından hemen yola çıkan Selim normalde 30 gün süren yolu, 15 günde çok hızlı bir şekilde aldı (!) ve Belgrad’ta orduyu karşıladı. Sokullu’nun üstün gayretleriyle o ana kadar Kanuni’nin öldüğü ordudan saklandı. Ordunun büyük tepkisiyle karşılaşan Selim, kapıkulların isyanları altında babasının cenaze töreninin ardından ancak İstanbul’a gelebildi.

Sayılara dikkat edersek, çok hızlı bir şekilde 15 günde Selim ancak Belgrad’a gelebildi. Ama daha uzak olan bir noktadan 7 eylülde yola çıkan haberci ile Selim’in Kütahya’dan gelip tahta çıkması arasında sadece 23 gün var.

Durumu bu şekilde özetlemeye çalıştım. Kanuni’nin düştüğü duruma üzülürken, bundan sonra soruları kendimize sorup kendi cevaplarımızı bulmalıyız diye düşünüyorum.  Çünkü ne Fatih’in ne de Kanuni’nin bir sefer sırasında  öldürülmesi rivayetinin doğruluğu, bizler için bir muhteşem dizinin sonunu beklemek sadece.

Ocak 2013 / Fatih AYHAN / İSTANBUL

BİR GARİP GÖÇ HİKÂYESİ

 

Yıl 1920…

Osmanlı Devleti’nin birçok kalesi, şehri, karargâhı, posta şebekesi, telgraf istasyonları, hatta ve hatta başkenti ele geçirilmiş. İtilaf Devletleri, İstanbul’u zapt edip kontrol altına aldıktan sonra, devletin bütün otoritesi ve işlev gücü ortadan kalkmış. İtilaf güçleri ve Osmanlı Devleti, ortak bir kararla Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm kararını çıkarmış ve yürürlüğe koymuş. Ankara’da bir meclis kurmakta kararlı Atatürk, Ankara’ya gelir ve kuracağı yeni mecliste, mebusluk yapmasını istediği kişilerle görüşmeye çalışır. Dediğim gibi, posta ve telgrafhaneler tamamen zapt edilmiş. Haberleşmenin sağlanabileceği başka herhangi teknik bir olasılık da mümkün değil. Hatta son saniyelerde “Komutanım, ölüm fermanınız verildi STOP Aranıyorsunuz STOP İstanbul’un Kontrolü Artık İtilaf Devletlerinde STOP Şuan İngiliz askeri geldi STOP Beni de alıyorlar STOP” yazan Halim Sait Efendi de tutuklanmış ve ölüme mahkûm edilmiş. Son anlarında İngiliz askerinin geldiğini ve onu da götürdüklerini söylemesinden anlayabiliyoruz. Ankara, o zamanlar Orta Anadolu’da küçük, köhne ve önemsiz bir şehir haliyle. O yıllarda Ankara’da yaşamın merkezi Ulus. Şimdilerde İtfaiye Meydanı olarak geçen “Hergele Meydanı”, küçükbaş ve büyükbaş hayvanların ticaretinin yapıldığı, hatta her gelenin oraya geldiği, uğradığı ve alışverişini yaptığı bir yer. İsmi de hergelen ’den alıntı olarak hergele olarak kalıyor. Atatürk, insanlığına, mücadelesine, azmine, vatanperverliğine güvendiği insanları, daha önce yaptığı kongre ve toplantılarda zaten haberdar etmiş ancak, iş kesinleşip netleşince, bir şekilde haberdar ediyor ve Ankara’ya davet ediyor. Hiçbirisi de ikiletmeden çıkıp geliyorlar. Hatta Sivas Milletvekili olacak şahs-ı muhteremin oradan gelmesi tam 16 gün sürmüş. O kadar imkânsızlıklar, zorluklar dönemi anlayacağınız. Neyse, Vekiller Ankara’da toplandıktan sonra, mecburen onlara kalacak ve dinlenecek yerler bulmak lazım lakin Ankara Kalesi’nin altında bulunan Çengelhandan (Bu günkü Koç Müzesi) başka bir yer bulamıyorlar. Düşünün, Ankara’da, insanların gelip kalabilecekleri, 2-3 katlı, hadi katı da geçtim, Bina yok bina!

Ankara insanından Allah razı olsun. Herkes birer ikişer mebusu alıyorlar evlerine, misafir ediyorlar. Kendi imkânlarınca ağırlıyorlar. Meclisin yapımına yardım ediyorlar. Kimisi marangozluk yapıp yeni meclisin divan kürsüsünü yada tahta ile ilgili olabilecek birkaç işini hallediyor. Kimisi evinden kiremit söküyor, alıp götürüyor veriyor. Ankara da sadece bir tane okul var o dönemde. O okulun sac sobalarını alıyorlar ısınmak için. Sıra ve masalarını da  mebus koltuğu niyetine kullanıyorlar. Diyeceğim o ki, Ankara, köyden bozma, şehir desen değil, köhne bir Anadolu parçası resmen. İstanbul ise, 600 yıldan daha fazla bir süre Cihan’a hükmetmiş bir devletin başkentliğini yapmış, öncesinde Bizans’a, daha öncesinde Roma’ya ve daha öncesinde de kim bilir kimlere başkentlik yapmış, sosyo-kültürel açıdan, sanat ve din açısından, dünyanın en eski merkezlerinden birisi. Her şey oturmuş. Düzen var. Yapılaşma harika. İmkanlar mükemmel. Dünyanın gözü gönlü orada. Uzun lafın kısası, İstanbul…

Napolyon’un söylediğine göre ; “Eğer Dünya, tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.”

Evet, kesinlikle katılıyorum. Avrupanın birkaç önemli kentini gezmiş birisi olarak, İstanbul harika bir şehir, mükemmel bir şehir ancak, Ankara’yla kıyaslanması çok saçma değil mi?

Yıl 2012…

Şöyle bir bakıyorum da, bir Ankaralı olarak kanıma dokunuyor bazen. Televizyon, Radyo vs kanallarının neredeyse hepsinin ana binası, merkez binası İstanbul’da.Borsamız İstanbul Menkul Kıymetler Borsası. Dünya senin borsanı tanır, borsanın ismi İstanbul. Neredeyse bütün bankalarının Genel Müdürlükleri İstanbul’da. Koskoca Ziraat Bankası, genel müdürlüğünü İstanbul’a taşıma kararı aldı. Bütün diziler, filmler, video klipler İstanbul’da çekiliyor. İstanbul insan olsa, insan kusacak o kadar yoğun ve dolu,kalabalık, siz hala oraya yerleşmeye zorluyorsunuz insanları.3. yada 4. yada 5. köprüyü, hatta deniz alrı tüp geçiti ıvır zıvır yapmak, o kentin yoğunluğunu ve çilesini bitirmez, bitiremez. Gelelim spora. Ülkemizin tüm büyük takımları İstanbul takımı. Bakın o çok medeni, çok sıralı, düzenli dediğiniz Avrupa ülkelerine. Hepsinin en büyük takımları, en güçlü, en donanımlı ve en çınar diyebileceğimiz takımları hep başkentlerinin ekipleridir. Ankara’nın gerçek takımı olan,100 yıllı aşkın bir takım olan Ankaragücü süper ligde bile değil. Ligimizde 5 İstanbul takımı, 1 Ankara takımı var.

Şimdi günümüzü 1920 yılıyla kıyaslıyorum da,sonuçlar çok çarpıcı!

İnsanlar, mecburiyetten olduğu idda edilerek, mantıklı ve geçerli sebepler bulunarak, üretilerek İstanbul’a çağırılıyorlar. İstanbul,her zamanki gibi yine her şeyiyle neredeyse tam donanımlı. Ankara yine herhangi bir iç Anadolu şehri niteliğinde. Sevmeyeni, eleştireni çok. İmkanları hala kısıtlı. İnsanlar yine yönetimlerine güvenmiyor. Yine büyük çoğunluk seçiyor ama aksine memnun değiller. Devlet, isyanları bile bastıramıyor. Her şey dış ellerin tekelinde. Bütün varlıklarımız yabancılara ait olmaya başladı birer birer ve hızla bu oran her geçen gün artıyor. Halk, devletin,Dış güçler,dış devletler tarafından yönetildiğine inanıyor,devletine güveni azalıyor vs vs…

Yani her şey 1920 lerin şartlarına benzemeye başlıyor. İşte tam da bu yüzden bu yazı bir GÖÇ yazısıdır. Kimine göre “G”eçmişin problem ve sorunlarına karşı “Ö”nlem “Ç”aresi, kimine göre “G”eçmişten “Ö”zenle pay “Ç”ıkarma meselesi. Varın siz düşünün bu yazının göç ile ilişkisini…

 

Murat Burak Aslan

Sessiz Sinema Artistleri

Sessiz Sinema Artistleri

 

Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşına girdiği yıl bir ilk yaşanıyor.

150 metrelik bir belgesel geliyor…Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı. O yıllarda Yeşilköy’ün olduğu yer. Bu belgesel günümüze kadar ulaşamamış. Zaten malum o yıllarda çekildiği için siyah-beyaz ve sessiz film.

(Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılış)

Yerli ve 4 kelime. Birincisi özel isim. İkincisi malum dünyayı kasıp kavuran ideolojilerin çıktığı yer. Bir şekilde anlatırsın. Sakallı ve sarhoş adamlardan Rusları çıkartabiliriz. Abide(anıt), o yıllarda ucube olmayan eserlere deniyor.  İlk 3 kelime cepte. Sonuncusu yıkılış.

O yıllarda Osmanlı topraklarındaki kime sorsan kolayca söyleyebilecek bir kelime. “Yıkılış”.

Biz ilk filme dönelim. Şuan Londra’da bir müzede canlandırması sergileniyormuş. Bu canlandırmanın bir kopyasını da bizim ülkemizde görsek fena olmayacak. Bilmiyorum devlet babanın aklına gelmiş midir? Yada böyle bir girişimcilikte bulunmuş mu araştırmalarım sonucu ulaşamadım.

Dile kolay İlk türk filmi çekiliyor. Doğal olarak peşinden ilkleri getiriyor. İlk senaryo vs…

Bu filmi kim çekti? Desteği kim verdi?

Fuat Uzkınay çekmiştir. O yıllarda sinemayı halka tanıtan Sigmud Weinberg tarafından sinema oynatıcısı eğitimi almış. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD) kurulunca, Türkiye’de sinemayı tanıtma konusunda büyük katkıları olan Sigmund Weinberg de bu kurumun başına getirilir. Yardımcısı da Fuat Uzkınay’dır. Yani desteği de Enver Paşa vermiş ve Fuat Uzkınay’ın Sigmud ile tanışıklığı da buradan geliyor…

Güzel bir gelişme.

Ayastefanos’taki filmi de askerliğini yaptığı sırada çekmiştir.

(Fuat Uzkınay)

Tabi sinemaya bulaşınca tahminimce hep daha fazlasını isteyerek eğitimini ilerletmek istedi. Daha iyi eğitim almak için Almanya’ya gitmiştir. Sinema eğitimi için neden Almanya’ya gitsin diye bir an için kendi kendime sordum. Sonradan jeton düştü. 1. Dünya Savaşı sırasında başka nereye gidebilirdi ki…

O zaman diliminde yaşamını nasıl geçindirebileceğini ve ülkenin içinde bulunduğu durum dışında, sanat için fazlasıyla ilgilenmiş birisi doğal olarak ismini ölümsüzleştirmiştir. Bir konuda ilk olmak kimseye nasip olmaz.

Leblebici Horhor Ağa, İzmir Zaferi / İstiklal ,Zafer Yollarında ,Himmet Ağa’nın İzdivacı gibi filmlerin yönetmenliğini yapmıştır.

Yapımcılığını ve görüntü yönetmenliğini yaptığı filmleri saymak ile bitmez. Ama tabi ki bir dönemi ele almış iken ilgimi çeken bazı hususları aktarmaya çalışacağım.

Mesela Himmet Ağa’nın İzdivacı filmi , 1. Dünya Savaşı sebebiyle oyuncuların savaşa katılmasından dolayı yarıda kalmıştır. Gösterimi 1918 yılında nasip olmuştur. Yalnız filmin konusu şöyledir ; genç bir kız ile evlenmek zorunda kalan yaşlı bir adamın öyküsünü ele almış. Sosyolojik anlamda savaş yılları ve toplum üstünde aşk ilişki kurgusunu düşünmek lazım. Son zamanlarda çok şahit olduğum töre ve toplumsal baskı bundan yüzyıl öncesinde varlığını göstermiş. Asıl ilgimi çeken film ; “Leblebici Horhor Ağa” filmi.

Bu filmi biraz derinlemesine araştırınca Türk tarihini bile çıkartabiliriz. Muhsin Ertuğrul’dan , Halide Edip’e, oradan eşi Adnan Adıvar’a oradan ise meclisin yapılanması ve ülkenin fikriyatına kadar her bilgi zincirleme geliyor.

Yalnız şunu ayırt etmek lazım . İlk Leblebici Horhor Ağa filmi çeken 1916 yılında Fuat Uzkınay’dır.

Daha sonra 1923 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından ele alınmış ve çekilmiştir. Burada dikkatimizi çeken ikinci isin Nazım Hikmet. Kalemi kuvvetli olan Türk şair Nazım Hikmet senaryoda gözümüze çarpıyor. Çoğu Nazım Hikmet severin farkında olmadığı bir özellik.

                                (Nazım Hikmet)

Fotoğraflarda siyah-beyaz çıktığına bakmayın kendisine “Mavi gözlü dev” deniyor.  Senaristliğini yaptığı Horhor Ağa filmi müzikal olarak çekilmiş. Ve filmin yapımcılığını “Kemal Film” üstlenmiştir. Şimdi kısa bir bilgi sonrasında bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu görelim.

 

Tiyatro konusunda üstat kabul edilen Muhsin Ertuğrul; Erenköy’deki tiyatroda Sharlock Holmes oyunundaki Bob karakteriyle ilk kez seyirci ile buluşmuş bir sanatçımız. Sanırım Türk toplumundaki her aile biriyi gibi, ailesinin tiyatro isteğine karşı olumsuz görüşünden kaynaklı 1911 yılında Paris’e tiyatro eğitimi almaya gitti. Baba ocağından ayrılmasının tek sebebi içindeki sanat aşkı ve tiyatro… 1912 yıllarında İstanbul’a dönerek hem oyuncu hem yönetmen olarak görev yapmış.  İlk kez Shakespeare’in Hamlet oyununu sahneye koydu ve Hamlet rolünü oynadı.

 

Dikkatimi çeken yer ne için Paris’i tercih etmişti. O yıllarda Osmanlı’nın Fransızca eğitim politikasından mı yoksa tiyatro için Paris o zamanlarda da mı vazgeçilmez bir yerdi.

Döndüğü zaman dilimi içerisinde 1914’de İstanbul Şehir Tiyatroları, o zaman ki ismi ile “Darülbedayi Osmani” kuruluşuna yardımcı olmuştur. Şimdi ki sanatçıların hani kendi menfaatlerini düşünerek “İstanbul Şehir Tiyatroları” için sürekli yürüyüşler yaparken ismini zikrettikleri “Muhsin Ertuğrul” sanatçımızın bağlantısı budur.

Kendisinin de görev yaptığı bu kurumda, o yıllarda yönetim kurulunun değişmesi ile kendisinin ve arkadaşlarının yerini, yeni yönetim kurulunun oyuncuları doldurdu. Doğal olarak ayrılmak zorunda kaldılar. Tıpkı bugün yaşanan olaylar gibi.

İşte kendiside işten çıkarılınca o yıllarda sinema alanına merak salmış. İlk yapım şirketi olma özelliğini taşıyan “Kemal Film”in kurulmasına yardımcı olmuştur. İlk tanışıklık burada başlıyor.

Kemal Film ile çalıştığı yıllarda bir çok filme imza atmıştır. Ama herkesin bildiği “Halide Edip Adıvar”ın “Ateşten Gömlek” romanının uyarlanmasıdır. Kurtuluş Savaşı’nı ele alan ilk filmdir. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nı konu olan ilk belgeseli olan “Zafer Yolları” da imza attıkları arasındadır.

(Halide Edip Adıvar)

Muhsin Ertuğrul ve Nazım Hikmet-Sovyetler Birliği

                                           (Muhsin Ertuğrul)

Muhsin Ertuğrul açtığı tiyatroda maddi krizler yüzünden kapatmak zorunda kalmış ve Sovyetler Birliği’nde tiyatro çalışmalarına başlamış Nazım Hikmet’e katıldı. Nazım Hikmet sayesinde tiyatro ve sinema alanında bir çok isimle tanışma fırsatı yakalamıştır. Tanışıklık bundan sonra yaptıkları çalışmalar ile pekiştirilmiş.

Daha sonraki yıllarda İstanbul Sokaklarında ve Bir Millet Uyanıyor filmleri ile bir kez daha ilklere imza atmıştır. İlk sesli Türk filmi olarak tarihe geçmiştir.

Muhsin Ertuğrul şüphesiz ki yaptıkları ile sadece bir kitap olmayı hak etmiş bir sanatçıdır. Önemli gördüklerimi sizlerinde bilmesi için elekten geçirerek aktarmaya çalışıyorum.

Genel olarak toplum üstünde sanatçının bir muhalif duruş sergilemesinden kaynaklı dönemin çoğu bürokratları ile arasında sorunlar meydana gelmiş. Büyük tiyatroda balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekmiştir. Doğal olarak arkasından hemen istifa…

Küçük tiyatroda oyunculuk yapmış birisi olarak, sanatçının zaman içerisinde yaptıklarına hayranlık duymamak mümkün değil. Yalnız sanatçı her zaman yaptıkları ile anılmaya mahkumdur. Fikirleriyle değil. Fikirleri, toplumun belli bir kesimine ulaşabilirken, sanatı ve yaptıkları toplumun her yerinde yankı bulur.

Bugün bize sanat için katkısı olan Muhsin Ertuğrul’a Allah’tan rahmet diliyorum.

Daha sonraki yıllarda yaptıklarının başarılı olduğunu, öncüsü olduğu “Kemal Film” in oyuncularından görebiliriz.

                                                          (Osman F.Seden, Kemal Film)

Önemli yıldızları Kemal Film’e bağlayarak(Kemal Film yapımcısı : Osman F.Seden).

(Öztürk Serengil)

                                                                 (Feridun Karakaya)

Kemal bünyesinde yer alan Türkan Şoray’dan , Zeki Müren’ kadar bir çok üstat bulunmaktaydı.

Her biri Türk sinemasının vazgeçilmeleri arasında yer alarak bizlerin hayal dünyalarında büyük yer edindiler.

 

Hepsinden iyi yada kötü memnunduk.  Türk sineması adına o günleri tekrar yaşatacak sanatçılar görmek dileğiyle.

(Bir sonraki yazıda Halide Edip Adıvar’ın yaşamından kareler ile devam edeceğim.)

Saygıyla.

 

Sencer Gültuna

Aralık – 2012

 

 

Derin Devlet-Komplo Teorisi

Komplo teorileri; kamuoyu tarafından bilgilendirilmiş bir olayın, aslında kamuoyundan gizli bilgileri olduğu iddia edilen, belirli güçler tarafından yapılan alternatif açıklamalardır.

İnsanların her duyduğu konuya şüpheci yaklaşmış olmasının en büyük sebebi, medyanın veya inandığımız siyasetçiler sürekli ürettikleri senaryolardır. Toplumu yanıltarak yönlendirme, dünyanın var oluşundan bu zamana kadar güncelliğini korumuştur. Yani popüler kültür geçici bir akım değildir.

Eski zamanlarda şüpheciliğin yani bana göre komplo teorileri belirli çevrelerde sorgulanıp, hazırlanıyordu. Gelişen teknoloji bu düşünce sistemine zemin hazırlamıştır. Tarım devrimi bittikten sonra sanayi devrimi başlamasıyla olayları manipüle etmek modanın en güzel örnekleridir. Moda nerededir derseniz, her zaman ki yerindedir diye cevap verebilirim.
Fransa’da Paris’te..

Fransız devrimi bugün etkilerini üstümüzde göstermektedir.

Gerçi bu bizim ülkemizde değil tüm ülkelerde hiç ayrılmaz bütünlüğe kavuşmuştur. Mesela bazı güneş görmeyen ülkelere güneş gitmiş. Hatta güneş girmeyen eve doktor girer atasözümüze uygun bir ilaç niteliği taşımış bu devrim. O kadar ileri gitmiş ki “güneş batmayan imparatorluk“bile olmuşlar.

Eee iyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş!..

Fransız Devrimi olunca çakma politikalar türemiş. Ama bizim ülkemiz devrimleri korumayı pek sevdiği için içeriği değiştirmeden uygulamaktadır. Soylular statülerini koruma içgüdüsüne sahipken, burjuvalar gün geçtikçe zenginleşse de yönetimde söz sahibi olamamaktan yakınıyordu. Yani yine olan köylüye ve vatandaşa oluyordu.

Ee Paris modasına ayak uyduran çağdaşlarımız olduğu sürece biz buna mecbur kalacağız…

İşte derin devlet tam olarak bu zaman diliminde seslendirilmeye başladı. Çünkü ayrışmanın tohumlarını, tarımdan vazgeçtiğimiz insanlık tarihine atabiliriz. Köylü, din adamı, sosyalist, komünist, milliyetçi, faşist söylemleri artıyor…

İnsan ve yurttaş kelimeleri türetiliyor.

Sanki o güne kadar kimse insanlığı bilmiyordu ve öğrenmemişti de onlar sayesinde öğrenmiş olduk.

Dünya varoluşunda ilk söylenen söz Adem.İlk insan Adem. Yani bir söz var ortada ve oda insan işte…

İnsanlık ve insan hakları başlayalı çok olmuş. Parlamento kurmak için geç kalmışsınız be birader. Olaylara “Fransız” kalmışsınız.

Fransız dedim kusura bakmayın. Irkçılık başlatmakta öncü oldukları için böyle bir söz kullandım kötü bir niyetim yoktu…

Affedin. Bu kadar kusur “kadı kızı”nda da olur. Kadı, Osmanlı Devleti’nde bir mevki ve makamın adıdır. Günümüzdeki yargı sistemi bağlamında görevleri hakime denk gelmekle birlikte o dönemin yapısı itibariyle kentlerde dini bir otoritedirler. Adına irtica denmeyen bir dönem… Kadı kızı sözü nereden gelmiştir bilinmez ama herkes hata yapabilir anlamında,içeriğinin birden fazla anlamı olan güzel bir deyimdir.

Yani adalet dağıtanın yetiştirdiği kızı da hata yapabilir. Kadı kızı milleti değil mi…

Biz komplo teorilerinden derin devlet yapılanmasına gelelim mesela.

Anlam olarak, anayasada belirlenmiş devlet yapısı dışında oluşturulan bir devlet sistemi. Bugün Türkiye Devleti Cumhurbaşkanları ve Başbakanları bu konuda hem fikirler. Üstelik hemfikir oldukları ender başlıklardan bir tanesi. Osmanlı Devleti son zamanlarında temeli gizli örgüt olmaya dayalı İttihat ve Terakki’nin kurduğu, Teşkilat-i Mahsusa gibi. Dünyanın her yerinde olan bu örgütlerden yeterince türemiştir. Bizde envai çeşit teoriler arasında basınç fazlalığından, derin devlete inanan insanlar olduk.

Bilim; bizim toplumumuzda akademisyenler tarafından değil, teorisyenler tarafından üretici merkez konumu olmaya başladı. Kendimize lider bulmak dışında hiçbir meşguliyeti olmayan insan hakları savunucusu, milliyetçi, sosyalist, özgürlükçü ve –ci, -cü, -cu eklerine sahip çıktık. Böylece dilin yapısına uygun ekler üreterek edebiyatımıza sahip çıktık.

O kadar sahip çıktık ki, cümleye sayfanın solundan başlamak zorunda olduğumuz için, edebiyatımızı solcu bile yaptık. Neyse ki cümleyi sayfanın sağ alt köşesinde noktayı koyarak bitirdiğimiz için, sağcı edebiyatçılarımız da var dedik.

Bizde öyle, herkese eşitlik…

Yoksa bende haddim olmadan edebiyatı eleştirirken, herkes kadar komplo teorisi mi yazdım?

Yazdıysam affola. Herkesin yazar olduğu bu ülkede, arkamda medya patronu olmadan bu kadar sürç-i lisan edebiliyorum…

Sencer Gültuna
Ekim 2012