background img
Sencer Gültuna - Ortancamız Babam
sahaf

Selami Cansız İle Sahaflık Üzerine Röportaj

SELAMİ CANSIZ İLE SAHAFLIK ÜZERİNE

Kitap seven herkesin en sevdiği şeylerin başında şüphesiz ki sahafları gezmek vardır. İnsan, kitap kokuları içinde ve tozlu rafların arasında bir başka âleme gider. Kitapların içinde yaşayan ve ömrünü bu kitaplara adayan insanlar vardır. Yani sahaflar. Biz de sizin için ömrünü kitaplara adayan Sahaf Selami Cansız ile Beyoğlu Aslıhan Pasajı’nda sahibi olduğu Ilgın Kitabevi’nde kitap kokuları içinde ve tozlu raflar arasında sohbet ettik. Merak ettiğimiz bazı soruları Selami Cansız’a sorduk. Tabi ki konuşulacak çok şey vardı ama zamanımızın yettiği kadar belli başlı şeyleri konuştuk.

-Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Adım Selami Cansız. 59 yaşındayım. Evliyim ve iki çocuk babasıyım. Beyoğlu Aslıhan Pasajında sahaflık yapmaktayım.

-Sahaflık hikâyeniz nasıl başladı?

Bundan dokuz sene önce başka bir işim vardı ve bu işimden emekli oldum. Emekli olduktan sonra hobim olan kitabı, işe dönüştürmeye karar verdim ve böylece sahaflığa adım attım.

-Peki, size sahaf olma aşkını verebilen kitaplar, hangi türden kitaplardı. Hangi tür kitapları okurdunuz?

O dönemlerde elime geçen her şeyi okuyorum desem yeri var. Seçtiğim özel bir tür yok, fakat son zamanlarda; anı, tarih ve biyografi türüne ağırlık veriyorum.

-Aileler sürekli olarak çocuklarının kitap okumamasından yakınıyor. Ben her zaman şunu düşünürüm: Kitap okuma alışkanlığının verildiği ilk zamanlarda çocukların sevebileceği tarzda kitaplar değil de belli zorlamalar üzerinden illa ki şu kitabı okuyacaksın diye çocukların eline kitap veriliyor. Haliyle çocuk da sevmediği türden kitaplar okuduğu zaman kitap okumaktan sıkılıyor ve sonrasında soğuyor. Sizin de sahaflığa başlamanıza neden olan kitapları merak ettiğim için bu soruyu sordum. Sıkılmadınız ve hobiniz olan kitap okuma alışkanlığınız daha sonra sahaflığa kadar geldi.

Aslına bakacak olursanız bana kimse şu tür kitaplar okuyacaksın demedi. Söylemedikleri için de ben şanslıyım aslında. Çünkü ben her şeyi kendim merak ederek buldum ve böylece kitap okumayı sevdim.

-Peki benim gibi çocukların kitap okumamasında bu tür dayatmaların etkisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ben de öyle düşünüyorum. Okullarda ders olarak kitap veriliyor. Ayrıca anne, baba, abi, abla veya diğer aile büyüklerinden birisi; özellikle şunu oku, bunu oku diyerek çocuğun seviyesine uygun olmayan, düzeyine yüksek gelen bir kitabı çocuğun eline verdiği zaman çocuk belki zar zor o kitabı okuyor ama hoşlanmadan okuduğu için daha sonra okuyabileceği, sevebileceği türden kitaplara karşı önyargılı davranabiliyor. 

-Bir sahaf kitapları nasıl temin eder? Bundan biraz bahseder misiniz?

Bizim en büyük teminimiz yine insanlar oluyor. Nasıl insanlara kitapları satıyorsak, tekrar onlara sattığımız kitapları geri alıyoruz. Mesela ölen insanların kitapları bize çok geliyor. Geride kalan aile bireyleri kitapların değerini genelde bilmiyor. Ölen kişinin evi kapatılırken veya taşınırken kitapları satıyorlar. Bize gelip: ‘’kitaplarımız var alır mısınız?’’ diyorlar. Gidiyoruz, kitaplara bakıyoruz ve değerini biçiyoruz. Kimi kitaplar normal sıradan kitaplar oluyor, kimi kitaplar ise sahafiye kitaplar olabiliyor. Değerini biçiyoruz ve alıyoruz. Nasıl sizlere kitap satıyorsak, tekrar geriye alıyoruz.

-Peki ölen bir kişinin kitaplarını aldığınız zaman neler hissediyorsunuz? İnsanın içinde tarif edilemez biçimde garip bir duygu olur.

Gerçekten oluyor. İlginç bir hikâyem var bununla ilgili. Şimdi bir anda aklıma geldi. Size de anlatmak istiyorum. Bir gün bir eve gittim. Bu evde bir kadın beni karşıladı, kocamın kitapları dedi. Yanında da iki kızı vardı. Kızları yaklaşık olarak yirmi beş- otuz yaşlarındaydı. Hanım da elli beş- altmış yaşlarında. Bana çok acı bir şey söylediler. O hep aklımdadır. Kocaman bir kütüphane vardı. Biz bu kütüphaneyi buradan kaldıracağız ve yerine çekyat koyacağız dediler. Bu nedenle burada ki kitapları istemiyoruz dediler. Adamın yıllarca biriktirdiği kitaplar bir an da yani… Bir şey söyleyecek halim kalmadı. Adama çok acıdım o anda.

-Bir de sizin kanser hastası olan bir müşteriniz ile ilgili hikâyeniz vardı. Sizinle olan özel bir muhabbetimde bundan bahsetmiştiniz. Sizin için bir sakıncası yoksa bunu bize anlatır mısınız?

Yaşlı bir bey var; müşterim. İsmini vermek istemiyorum. Şöyle söyledi bana: ’’Biliyor musun ben öldüğüm zaman bu kitapların değerini bilmeyecekler. Ben biliyorum çünkü hiç kitap okumuyorlar.’’ Bunu dedikten sonra benden bir sürü kartvizit aldı. Ben de: ‘’Ne yapacaksınız bu kadar kartviziti’’  dedim. ‘’Kütüphanemde birçok yere bu kartvizitleri koyacağım’’ dedi. Kartınız arkasına da: ‘’Ben öldüğüm zaman kitaplarımı bu arkadaşa götürün, tekrar değerlendirsin diye yazacağım’’ dedi. İşte böyle bir üzücü hikâyem de var.

-Şüphesiz ki her kitap değerlidir. Ama bazı kitaplar çok nadir bulunur ve insanların gözünde diğer kitaplara göre daha değerlidir. Peki siz bir kitabın değerli olup olmamasına nasıl karar verirsiniz?

Şimdi şöyle birkaç kıstas var. İlk baskı dediğimiz durum söz konusu, ilk baskı olup olmadığına bakarız. Çevirmenlere bakarız. Bu gibi şeylerin yanında baskı adetlerine bakarız. Bu kıstaslar toplanarak kitabın kendi değerini oluşturur. Yani çok az basılan kitabın değeri çoktur. İyi bir çevirmen tarafından çevrilmiş olan kitabın değeri daha da yüksektir. Bunların dışında esas sahafiye olarak düşündüğümüz Osmanlıcalar, çok değerli araştırma kitapları, tarihi kitaplar başka dillerden de olabilir Fransızca, Almanca, İngilizce… Bunlar az bulunduğu sürece değerleri yükselen kitaplardır. 

-Değerli bir kitap ile karşılaştığınızda neler hissedersiniz?

Önce heyecanlanıyorum tabi ki. Hemde bayağı bir heyecanlanıyorum. Sonra o kitabı almam lazım diyorum. İlk aklıma gelen de bu kitabı aldığım zaman kitabı benden kim alır, bu kitabı kim arıyordu diye düşünmeye başlıyorum.

-Peki, bazı sahaflarda şöyle bir anlayış var. Kitap dükkânında var olmasına rağmen, kitap arayan kişinin aradığı kitabı satmıyor. Bakıyor müşteriye bu kitabın değerini anlayamaz diyor, içinden böyle düşünceler geçiriyor. Ben böyle durumlara çok denk geldim. Sizde böyle bir durum oldu mu?

Çok olmadı ama bende de birkaç kere oldu. Çünkü gerçekten paranın sorun olmadığını hissediyorsunuz. Para verecek, fakat kitabın gerçek değerini anlayamayacağını hissettiğiniz insanlar olabiliyor. Yani ben bunu iki kere yaşadım. Bir tanesine de: ‘’Bu kitap çok önemli, çok özel bir kitap’’ dedim. ‘’Boş ver onları, kitabın kaç para olduğunu söyle’’ dedi. Böyle söyleyen birisine o kitabı satmak istemedim. Kitabı ona vermedim.

-Almak isteyip de alamadığınız kitap oldu mu?

Tabi ki oldu.

-O zaman neler hissettiniz? O kitabın adı neydi hatırlıyor musunuz?

Onu şimdi hatırlayamıyorum. Aklımda da vardı ama şu an aklıma gelmiyor. O kitabı da almak için çok uğraşmıştım ama adını unuttum şimdi. Belki sonradan aklıma gelirse söylerim.

-Sahaflığa başladığınızdan itibaren unutamadığınız bir anınız var mı? Büyük bir yazar ile vs.

Zaman zaman yazarlar geliyor. Çok özel anılarım yok ama bir araştırmacı, bir tarihçi, bir edebiyatçı geldiği zaman onlarla yapılan kısa sohbetler ve birkaç paylaşım gerçekten çok güzel ve unutulmaz oluyor. Mesela İlber Ortaylı geldiği zaman buradan geçerken dükkânınıza uğruyor, bir şey soruyor. Siz ona birkaç şey söylüyorsunuz, o size birkaç şey söylüyor. Hoş oluyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki kapıdan Orhan Pamuk giriyor. Bunlar güzel ve unutulamaz şeyler. Hoşluklar yani…

-Şimdi başka konulara geçelim. Sahaflığın çok güzel yönlerini konuştuk ama bunlara rağmen sahaflığın zor yanları da var. Günümüzde sahafların yaşamış olduğu sorunlardan bahseder misiniz? Size göre sahaflık mesleği yavaş yavaş ölüyor mu?

Sahaflık çok güzel bir meslek. Yani manevi olarak insana çok şeyler katabilen bir meslek. Fakat maddi olarak insana hiçbir şey katmıyor. Gerçek anlamda para kazanmak için sahaflık yapanların sayısı çok çok azdır. O yüzden bakıyorsunuz ben dâhil olmak üzere belli bir hayat birikimini yapmış, hayattan maddi bir beklentisi olmayan insanların daha başarılı bir şekilde bu işi yaptığını görüyoruz. Çünkü maddi olarak bir derdiniz olmadığı zaman daha iyi hizmet veriyorsunuz. Diğer türlü para da kazanmak zorundasınız, bir yandan kitapta almak zorundasınız. kitap satmak zorundasınız yani bu dengeyi kuramıyorsunuz o zaman.

Sahaflık ölüyor mu sorusuna gelecek olursak da; evet sahaflık yavaş yavaş ölüyor. Ben sahaflara çocukluğumda gitmeye başladım. Beyazıt’ta ki sahaflara gidiyordum. Sahafları gezmeye yaklaşık on -on iki yaşında başlamıştım. O zamanlar müşteri olarak gidiyordum tabi ki. O zamanlardan bu zamanlara kadar yavaş yavaş düşünürseniz sahaflık geriye doğru gidiyor. Çünkü buna etki eden birçok şey var. Ekonomik gücünden tutun, insanların internet üzerinden her şeye çok kolay erişmesi, son zamanlarda çıkan e-kitaplar sahaflığın ölmesine neden oluyor. İnsanlar küçücük bir meblağ ile yüzlerce kitap indiriyor tabletine ya da bilgisayarına daha sonra kitapları oradan okuyor. Yani bunların hepsi sahaflığın ölmesine etki eden şeyler.

-Ben şöyle düşünüyorum. Fotoğraflar dijital ortama aktarılıyor ve çoğu insan bu fotoğrafları tab ettirmiyor. Elektronik ortama aktarılan fotoğraflar çoğu kez siliniyor ve yok oluyor. Sizce bunlardan dolayı ileride yapılacak olan araştırmalar etkilenecek mi?

Mutlak etkilenecektir. Şöyle düşünün mesela şimdi biz burada kitaptan bahsediyoruz ama bir de sahaflığın efemera kısmı var. Yani fotoğraflar, arşivler, belgeler vs. Eski fotoğraflar vardır, onlar basılmamış olsaydı bugüne nasıl geleceklerdi? Gelemeyeceklerdi. Elektronik ortama aktarılan belgeler yalnızca size ait oluyor. Daha sonra o belgeleriniz kimsenin haberi olmadan silinip gidecek. Şimdi öyle değil mesela 1900’lü yılların başında bir aile fotoğrafı görüyorsunuz, ondan sonra bir bakıyorsunuz ki önemli bir kişinin ailesinin fotoğrafı, onu buluyorsunuz ve çıkartıyorsunuz. Önemsiz bir kişinin fotoğrafı olsa bile o dönem hala yaşıyor. Ama elektronik ortamda olduğu zaman hiçbir şey yaşamaz ki.

-Son zamanlarda yapılan Sahaf Festivalleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu festivallerin sahaflara katkısı oluyor mu?

Evet, güzel bir soru. Aslında bakarsanız gerçek anlamda iyi bir soru. Bu sorunun cevabına ben Beyoğlu’nda sahaflık yaptığım için bizden başlıyayım. Beyoğlu Belediyesi bu organizasyonu çok güzel yapıyor, çok memnun kalıyoruz. Sekiz senedir festival düzenleniyor. Hepsine katıldım bende. Sahaf Festivallerinin bizlere maddi anlamda ekstra bir getirisi var. Bu da ekonomik durumu kötü olan sahaf arkadaşların, hatta bizim de biraz rahatlamamızı sağlıyor. Ayrıca büyük oranda da okur kitlesi ile daha rahat iletişim kurmamızı sağlıyor. Mesela bizim burada sahaflar çarşısında bulunmamıza rağmen, fuarda gidiyoruz ve yerimizi tarif ediyoruz. İnsanların burada sahaflar çarşısı olduğundan haberi yok. Anlatıyoruz. Kırk tane sahaf var ve hepsi bir çarşının içinde diyoruz. İstanbul’da yaşıyorlar ve İstanbul’da sahaflar çarşısı olduğunu bilmiyorlar. Mesela bir Beyazıt’ta, Beyoğlu’nda, Kadıköy’de sahaflar çarşısı var. Ayrıca tek tek bağımsız aralarda bir sürü sahaf var. Durum böyle olunca da fuarda ki okuyucular bizim yerimizi öğreniyor, onları bize çağırmamız açısından iyi oluyor. Yalnız şöyle bir sorun oluşmaya başladı. Bütün belediyeler sağ olsun, kültürel faaliyet olarak sahaf festivali düzenlemek istiyor. Fakat öyle bir şey olmaya başladı ki, festival tarihleri birbiri ile çakışmaya başladı. Bir sahaf festivali başlıyor ve hemen sonra diğer festival, on beş gün sonra ise bir başka festival başlıyor. Böyle olmaması lazım. Senede birkaç defa olması lazım ve bu etkinliklerde herkes bir şeyler bulabilmeli. Diyelim ki bu festivaller üç dört ayda bir olursa insanlar da aldıkları kitapları bu zaman zarfında okuyabilirler, gelip yeni kitaplar alabilirler. Ama şimdi Üsküdar’da bir sahaf festivali oluyor, on gün sonra Beyoğlu’nda oluyor, on beş gün sonra bakıyorsunuz Avcılar’da oluyor. Bu kadar sık sık olmasına hiç gerek yok. Belediyelerin kendi arasında bunu organize etmeleri lazım. Ben Temmuz ayında yapacağım, sen Aralık’ta yap gibi. Böyle bir düzenleme olursa daha derli toplu festivaller olur. Böylece -sahaflar ve okuyucular açısından da daha iyi olur.

-Bu soruların dışında sizin katmak istediğiniz bir şeyler var mı?

Keşke okumanın zevkini herkes alsa. Her şeyden önce okumanın, sahaf gezmenin, kitabı ele alarak okumanın zevki bir başka. Daha önce elektronik kitaptan bahsettim, elektronik ortamda okunan kitap hiç zevk vermiyor. Ben de mesela denedim, şuradan bir okuyup bakayım nedir diye. İki üç sayfa okuyamadım. Yani okuduğum kitaptan hiçbir zevk alamadım. O kitabın kokusunu, ellerken vermiş olduğu hazzı veremedi kesinlikle bana. Bilmiyorum insanlar ondan da zevk alıyordur. Bir şey diyemem ama bence insanlar kitabı okumalı, yani almalı sayfa sayfa çevirmeli hatta sahaftan alınan kitapların içinden küçük notlar çıkar. Sayfa kenarlarında küçük notlar olur. Bunları da değerlendirmek lazım. Bunlar hoş şeylerdir aslında. Sabah bir kitap aldım mesela; Erhan Bener, Metin Uca’ya imzalamış vermiş. Nasıl olduysa bir şekilde elimize geçti. Burada da bir anı oluştu mesela. Bu da ayrı bir değerdir.

-Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Röportaj ve Fotoğraf: Melih Yıldız

Ilgın Kitabevi: Meşrutiyet Cad. No:10/21 Aslıhan Sahaflar Çarşısı Beyoğlu-İstanbul

                                 Tel: (0212) 245 40 55 – (0532) 549 50 89  selamicansiz@hotmail.com

İlişkili Etiketler
Bu yazıları görmek istemez misin?
Yorumlar