background img
Sencer Gültuna - Ortancamız Babam
416926_303039229810933_525498657_n

Ordu’nun En Delikanlı Adamı Özcan Ç.

Babası geçimini fındık üreterek yapıyordu. Yetmiyordu. Yetmediği için fındıktan kalan diğer aylarda, Ordu’nun merkezinde inşaat işçiliği yapıyordu.

İnşaat işçiliği ile geçimini sağlamaya çalışıyordu. 80’li yılların ortasında inşaat sektörünün durumunu gözlerinizin önünden ayırmayınız!..

Çocuklarını okutmak istiyordu ama maddi durumu yetersizdi. Köyden okula en kısa mesafe 4 km.

O, okula yürüyerek ve kar, kış, kıyamet günlerinde bile 2 saat yürüyerek okula gidiyordu. Okumak istiyordu ama nereye kadar okuyabilirdi. Her gün 4 km yolu 2 saat git, 2 saat gel bir yere kadar becerebilirdi. Ailesinin durumu gerçekten kötü olduğu için bir çözüm bulması gerekiyordu.

Düşündü ve babasının kıyamadığı teklifi kendisi yaptı. İnşaatta çalışmak ve para kazanmak istiyordu. En azından ailesine yük olmak istemiyordu. Gerçekler ibreyi bu yöne çevirmiş olsa da, kendisi olayı anlatırken arka planda hayalinin de gerçekleşeceğini söylüyor.

“Şehir görmek istiyorum” diyordu. Sırf bu yüzden babası ile inşaatlarda çalışmak istiyordu. Yaşı henüz çift haneli bile değildi. Şehir görmenin bedelini ödemek ve babasının yükünü hafifletmek için kararını veriyordu…

Babası başta gelmesini istememişti. Ama çaresizdi.

Baba-oğul Ordu’nun fındık cennetinden şehir merkezine geldiler. Çalışacakları inşaata gelene kadar şehir görmenin heyecanı ile kalbi hızlı çarpıyordu. 80’li yılların çarpık ve kötü yapılaşması bile hayran bırakmıştı kendisini…

Çalışacakları inşaata geldiklerinde kabası bile bitmemiş haldeydi. Gece burada kalacaklardı ama hiç penceresi olmayan bir evde kalmamıştı. Korkuyordu ama şehrin büyüsü onu uyumadan rüyalara sevk ediyordu. Baba yüreğidir dayanamaz… Naylonlardan dışarıyı örten bir duvarımsı, penceremsi bir şeyler yapar. Çocuğunun üşümesini de istemez. Ama çocuğun umurunda bile değildi.

Hayalleri buradan geçiyordu. En azından o kadar anladığı bir dünyası vardı.

İnşaatları Ordu’nun merkezinde denizin kenarındaydı. İlk defa deniz görmesinin yanında ilk defa denize bakan bir evde uyuyordu. Gece naylonların arasından denizin dalga sesleriyle uyudu.

Günler böyle geçiyordu.

Sonra babası şehrin merkezinde bulunan bir çay ocağına götürdü. İlk defa dışarıda bir yerde çay içiyordu. Çay ocağı o zamanlar bir çocuk için gidilebilecek en güzel yerdi. Üstelik o çay ocağını dayısının oğulları işletiyordu. Çocuğa göre dayısı zengindi, oğulları şanslıydı. Şehrin merkezinde bir çay ocağı…

Günler geçiyordu. Artık çocuğun babasının köye dönmesi gerekiyordu. Çocuk ise dayısını ikna ettikten sonra çay ocağında çalışmaya başlamıştı. Artık hayallerine de yakındı. Şehir merkezinde bir çay ocağı!

Ne büyük bir hayal…

Üstelik köye de dönmemişti. Babası da dayısına ve oğullarına güvenerek çocuğu bırakır ve köyüne döner. İlk iş gününde çay ocağında mutlu bir gün geçiren çocuk, akşam mesai bitince dükkanı kapatmışlardı. Çay ocağını kapattıktan sonra, dayısı ve oğulları bizim hayalperest çocuğa selam verip evlerine gittiler. Çocuk, dayısının evine götüreceğini bir yatak vereceğini düşünerek içi rahattı. Yalnız durum bildiğimiz gibi olmadı. Çocuk yalnız kaldı.

O geceyi nerede geçireceğini bilmiyordu. Bilemiyordu. Babası ile çalıştığı deniz manzaralı inşaata giderek tek başına geceyi orada geçirdi. Çok korkmuştu. Korkmak kelime bile değildi. Köydeki babasının durumdan haberi yoktu.

Günler böyle geçmişti. Artık okul yok, iş hayatı vardı. Sonra babası şehir merkezine geldiğinde, çocuğunun dayısının yanında değil, inşaatta çalıştığını görünce içi burkuldu. Durumu dillendirmeden, ona bir ev tuttu. Artık çocuğun kendi evi vardı. Yalnız eve girilmiyordu.

Baba-oğul evin içini tamir ettiler. Oturacak hale getirdiler. Babası tekrar köyüne döndü. İşini iyi yapan çocuk, garsonluk olarak teklifler almaya başladı. Ailesine yük olmuyordu. O bile evine katkı sağlıyordu. Yalnız yeterli olmadığını düşündü ve evine para da gönderebilecek bir şeyler yapmak istedi.

Sonra İstanbul…

Her para kazanmak isteyenin yolunun düştüğü şehir… İstanbul’da garsonluk yapmaya başladı. Orada tanıştığı bir arkadaşı buna Ordu-Samsun arasında büyük bir otobüs dinlenme tesisinde iş ayarladı. Parası iyiydi. Kalacak yer işletmeden olduğu için artık ailesine para gönderebilecek konuma gelmişti. Zengin olmak gibi hayalleri yoktu. Evine bir ekmek sayesinde girseydi yeterdi.

Yalnız artık büyüdüğü için hayat böyle geçmiyordu. Kafası bozulmuştu. En çalıştığı yerdeki arkadaşına durumu açıklayıp, istifa edip askere gidiyor…

Askerlik onu iyice olgunlaştırıyor. Askerden döndükten sonra artık garsonluk yapmak istemiyor. Daha çok para kazanmak istiyor. Çok para… Çok para…

Askerden döndükten sonra denizci olmak için başvuru yapıyor. Belgelerini tamamlıyor. Artık denizci olması için bir engel kalmıyor. Yurtdışına gidecek, aylarca belki yıllarca dönmeyecek. Kafanın arka planında, kalacak yere para vermemek ve kazandığını harcamayacak bir iş olarak sadece denizciliği tercih ediyor. Bu sayede ailesini geçindirebilecek belki zengin edecekti.

Geminin kalkacağı güne ve iş başlamasına sayılı günler kalmıştı. Ordu-Samsun arasındaki tesiste iş ayarlayan arkadaşı arıyor. Konuşuyorlar. Durumu anlatıyor. Arkadaşı ona “Gidene kadar Çaka’da deniz kenarında bir işletme var, gel beraber çalışalım” diyor. Artık garsonluk yapmak istemediğini söylüyor. Ama gidene kadar da vakit geçirmesi gerektiği için ve arkadaşını özlediğinden ötürü teklifi kabul ediyor.

Ordu-Perşembe arasında bir deniz kenarında işletme… Çaka Beyaz Kum…

Denizcilik günlerine ramak kala burada çalışıyor. O sırada bizim çocuk delikanlı oluyor. Müşteriler arasında bir kıza aşık oluyor. Yalnız aşık olmamak için de kendisine engel olmaya çalışıyor. Kızla tanışıyorlar. Kız Ankara’da okuyor. Birbirlerine Leyla ile Mecnun’u kıskandıracak bir aşk duyuyorlar. Kız henüz lisede ve önünde uzun yıllar var. Tereddütler arasında ilişki başlıyor.

Sonra bizim delikanlı kıza duyduğu aşkın heyecanı ile denizcilik hevesinden vazgeçiyor. Gelecekleri belirsiz, aralarında yaş farkı var ama inanıyor ve gitmiyor. Aşkından dolayı denizcilik hayalinden vazgeçiyor. Çok paradan da…

Gemi kalkıyor. Giden geminin arkasından el sallıyor. Delikanlıda gemi kalkar kalkmaz, doğru Ankara’ya…

Ordu-Ankara seferleri başlıyor. Yıllarca… Gizli gizli buluşmalar, hayaller… Bu sırada başlarına gelen yüzlerce hikâye… ( Onları başka sefere yazacağım).

Kız liseyi 2. Olarak derece ile bitiriyor. Üniversite seçme sınavlarından yüksek puan alıyor ama tercihini Ordu Üniversitesi’nden yana yapıyor. Dünya çapındaki üniversitelerde okuma şansı varken, aşkı için Ordu’ya gidiyor. Sırf sevdiğinin yanında olabilmek için… Aşk katlanarak büyüyor.

Üniversite bitiyor, artık evlenme zamanları. Delikanlı hayallerini geri çevirdiği için çeşitli yerlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Şimdilerde cam şirketinde çalışıyor.

Büyük zorluklarla evleniyorlar. Ordu’da kızın bitirdiği bölüm ile ilgili iş yok. Oğlan hayallerini aşkı sildiği için Ordu’da çalışmak zorunda kalmış… Ama isyan adına tek kelime yok. Yeter ki beraber mutlu olalım diyorlar. Az ile yetinmek sadece onlara yakışmış… Helalinden kazanarak beraber olmak yetiyor onlara.

Esas oğlan yokluğu görmüş, bugünkü durumu ona sarayları versin değişmez. Bir evleri var…

Bir gün borçlar kapıya dayanıyor. Zorlanıyorlar. Maaşlar yetmiyor ama esas oğlan tüm kapıları deniyor. Alacaklılar dört bir koldan saldırıyor. Gün içerisinde ödemesi gereken 8-9 telefon geliyor. Ne yapacağını da bilemiyor. Artık tam kafası bozuluyor, bir telefon daha geliyor. “Evinizin sigortası dün bitti, yenilemek istiyor musunuz?” diyor telefonun diğer ucundaki görevli. Deprem, yangın, sel sigortalarında… Esas oğlan isyan ediyor, “istemiyorum” diyor. Telefonu kapatıyor. Belirli miktar borcu var, ödemesi mümkün değil. “Allah’ım” diyor. Psikolojik olarak da yorgun düşüyor ve iş yerinde oturuyor bir kenara…

Sonra telefon acı acı çalıyor…

Esas kız arıyor.

Evimiz yanıyor, çabuk gel” diyor. Artık başına daha neler gelebilirdi ki… Eve gidiyor koşarak ve etrafta itfaiye vs… Bu kadar alacaklının üstüne evinin de yanarak gitmesi onları derinden yaralıyor. Sonra bilirkişi geliyor, “yangın sigortanız var değil mi?” diyor. Hâlbuki bugün arayanlardan birisi de oydu. Dün süresi dolmuştu sigortanın. Parası olmadığı için yenileyememişti.  “Var, evet diyor” elinde olmadan… Bilirkişi;“önemli değil, yangın x markalı kurutma makinesinden dolayı çıkmış, maddi hasarın hepsini x firması ödemek zorunda” diyor.

Evin hasarı örnek veriyorum 10 ise, firma esas oğlan ve kıza 25 veriyor. Daha fazlada verebilirdi ama bu kadar karar çıkıyor. Örnek amaçlı verdiğim rakamlarda geriye 15 lira kalıyor. Bir bakıyorlar ki, 15 lira tüm borçlarını rakamı rakamına ödüyor…

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmiyormuş… Rahatlıyorlar. Nefes alıyorlar… Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır vardır tam onlara yakışıyor…

Bahsettiğim kişi Ordu’nun delikanlı adamı Özcan Ç.

Benim ilkokul ve lise arkadaşım Esra’nın eşi… Dünyanın en güzel ve en iyi adamı… Birçok hikâyelerine ortak olduğum güzel insanlar…

Allah onların yanında olsun.

 

SENCER GÜLTUNA

@sencergultuna

İlişkili Etiketler
Bu yazıları görmek istemez misin?
Yorumlar