background img
Sencer Gültuna - Ortancamız Babam

Gökyüzü Ellerim Gibiydi

avatar
avatar

Latest posts by Kelime Atölyesi (see all)

KELİME

“Acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. Yalnızlığımı algılamamın gururu bile.” Cesare PAVESE

Bugün günlerden iki yıl önce… Bugün günlerden yazıyı icat eden ilk Adem oğluna teşekkür ettiğim gün… Bugün günlerden yazı yazmayı öğrendiğim iki yıl önce… Bugün günlerden miladım. Bugün günlerden Mavi’ye adanan bir ruh. Bugün günlerden Onuru Güzel Çocuk. Ve bugün günlerden sessizliğin arkasına sığınmış bir çığlık… Bugün günlerden ‘Oku’ kelimesinin okunduğu ve yürekten kelimelere, cümlelere düzüldüğü o gün… Asırlar önceydi. Karanlık çağdaydı insanlık. İnsanlığım, Kendim, Ben’im… Bir çıra tutuşturdu görünmeyen, usul usul yaklaşan bir yürek. Cesurdu, sessizdi, tanıtmadı kendini. Sadece tutuşturdu ve sustu. İnsanlığım karanlığa alıştığı için gözünü kamaştıran bu şeyi anlamlandıramadı. Anlamın da anlamlandırılması gerekti ‘tutunamayanlar’ da denildiği gibi. Anlamlandırmak için dilim, kalemim ve yüreğim çok yol yürüdü. Dil denilen şey iki anlama geliyordu bu asırda Ben’e göre. Dil hem konuşurdu, hem hissederdi. Lakin o usulca yaklaşan yüreğin dili susup, hissettirirdi. Dil lal oldu, dil sessiz sessiz yakardı. O yolda tek başa çıkılması gereken şey, kendisini anlatabilmesiydi insanlığının. Tutunmuştu işte yüreği ‘der gibi baktı bakışı’ adlı dalına, o gök renkli ağacın. Gök renkli ağaç dedim ya şimdi, şu an, tam da göğüne bulandığım anda size, ey benim anlattıklarıma kucak açan, an’larımı anılaştıran dostlarım. Bir tutunamayan olmak kolaydı bu asırda. Tutunamayan olma sınırında bende vardım. İşte tam da sınır kapısında adımı, sanımı, uyruğumu sordukları anda biri vurdu omzuma. Sesi geldi, bakışı geldi, yüreğinin sesi geldi kulaklarıma. Diyeceksiniz ki bu ne yaman çelişki bakışın, yüreğin sesi mi olur. Olur, dostlarım olur. Şöyle dedi bir çocuğu severcesine, susarak bağıran ve de bağırmayı bu denli incitmeden kullanarak: “Adın: Ayşegül, Soyadın: Gülay Uyruğun: İnsanlık.” İnsanlığı biliyordum oysa ben uyruk demezlerdi ona buralarda adı vardı sadece. İnsanlıktı işte, insandan türetilen bir şey olsa gerekti. Sahi ya neydi insanlık? Sonra yoluma o gök renkli yürekle birlikte bir merdiven kurdum. Merdivenim sözcüklerden ve cümlelerden oluşuyordu. Hiç yorulmadan yürüdüm, her basamakta daha bir yürüyesim geldi o yolda. Hep yürüdüm bıkmadan usanmadan yürüdüm yürüdüm yürüdüm… Yürüyordum. Bir yerinde biraz yorulur gibi oldum. Bir ağaç vardı, adını bilmediğim. Bilmiyordum çünkü bahar yeni geliyordu ve yaprakları yeni açıyordu. Gök renkli ağaç dedim ona, ağaca sırtını vermiş oturan o suskun yüreğe ise Mavi. Anlattım ona yürüdüğüm yolları. Anladı o yolu, yolda çektiklerimi, sevinçlerimi, hüzünlerimi. Sözcüklerden kurduğum merdiveni anladı. Merdiven ne demek, yol ne demek yürümek ne demek anladı. Ben yorulduğumu sanmıştım fakat oturmalıymışım o ağacın gölgesinde. Dinlenmeliymişim meğerse. Ki o dinlenmek değil, ‘nefesmiş en derininden en olması gerekenden. Bilmiyormuşum ki o nefes alışım bundan sonraki yolum, upuzun yolum boyunca bana yeteceğini. En saklanılası, en güçlenesi yanım olduğunu. Aldığım o derin nefesten sonra tekrar çıktım yola. Yürümek neydi? Sadece ayaklarımızın bizi istediğimiz zaman istediği yere götürerek ağır ağır yaptığı şeyden mi ibaretti. Tartışılır. Lakin ben o nefesten ayrı düşeli yürümeye kendi anlamı dışında belki de çok anlamlar yükledim. Mavi’yi ve nefesimi ardımda bırakışımın hıncını ayaklarımdan aldım. Daima yürüdüm nerden bilebilirdim sonsuzluğa yürüdüğümü. Hep aynı yerlerde yürüdüm fakat hiç aynı yürümedim. İnsanlar dışarıdan sadece yürüyen birisi gördü belki ama ben hep dünüme, bugünüme, geleceğime yürüdüm. Dedim ki hep geçtiğim yerlerden, anılarımdan sonra: İşte burada bir yerde düştü Mavi aklına, şurada bir yerde iç geçirdin içli içli, şurada düşmüş olmalı yüreğinin kelimeleri yazmak aklına, buradan geçmiş olmalı bir zaman bir nedenle o, belki şu mezarlığın (nerden bilebilirdim ki…) yanındaki sarı kırmızı badanalı balkonunda çamaşır asılan dairede ruhumun diğer yakası, belki görürüm şu parkta çayını yudumlarken ya da ağır usul, sessiz sessiz, derin derin yürürken. Yürümek gökyüzüne ulaşmaktı benim için. Şimdi ömrümce yürümeliyim oraya ulaşmak için biliyorum. Ben nasıl olduğunu merak ederken, içimde yaşamaya alışmışken, her daim mutlu olmasını, güneşli olmasını arzularken gök renkli ağacın haberini aldım çok geçmeden. Bir kervansarayda oturup dünya işlerini tartışırken, dünya işlerinin ne kadar sebepsiz ve sonuçsuz olduğunu yüzüme vurdu bir ulak. Ne sebebi vardı ne sonucu sadece “Alıştığımız bir şeydi yaşamak…” Ve biz alıştığımız şeyler uğruna ne çok kaybediyorduk asıl güzelliğini ömrümüzün ve gök renkli ağacın. Dediler ki bana dalları kırılmaya başlamış, gölgesi yavaş yavaş azalıyor o ağacın. Oysa ben filiz verdiğini görmüştüm daha geçen gün. Demek ki gök renkli ağaç göğüne ulaşmak istiyor artık dedim içimden. Gök renkli ağaca bana emanet ettiği nefes i geri götürmek istedim ve yürüdüğüm yolu bırakıp ilk fırsatta geri döndüm. Yollar bana bir şeyler anlatmaya çalıştı, birazda ürkekçesine benden uzaklaşmaya, susmaya başladılar. Anlamlandıramadım. Anlamlandıramıyorum ilk defa dedim onlara. Ne olur anlatın. Anlatmadılar Ey Mavi onlar da anlatamadılar seni gök renkli ağacın yavaş yavaş kuruduğunu. Geldim işte yanına nefesimi verdim, Nefes ini verdim sana. Ama geç kalmışım, geç kalınmış sana. Hayallerine, umutlarına, geleceğine geç kalınmış anladım. Dayanamadım senin geç kalınmışlığına, okyanus oldun taştın gözlerimden okyanus oldun taştın. Ve ardımdan geldi haberin tekrardan o ulakla. İki adım gitmemiştim oysa içimde hep sonsuz umut vardı yine yeşereceğine dair. Lakin hep geç kalınmışlıklarında, birgün ün geç kalınmışlığında boğdular beni. Susturdular. Sustun ve nefesin tükendi. Bendeki nefesini bana ömrüm yettiğince emanet bıraktın ve göğüne, sonsuzluğuna kavuştun… Asırlar böyle devam etti ve o usul usul yakılan çıra tutunamayan olma sınırındaki Ben’imin, ömrünce Mavi’nin hikâyesini anlatacağı günlerin aydınlığı oldu. Mavi’ne yazalı ve yazmayalı ne çok olmuş meğer. Sana bu satırları yılın bu son ayından, seni sonsuzluğa uğurladığım günlerin ardından yağmurlu ve benim yağmurla yıkanan ruhum, her daim yağmur sonraları senin ruhun kokan bir geceden Aralık ayından mavi bir hüzünle yazıyorum. Biliyorum şu an sen Göğe Bakma Durağının Göğün’de, ben ise Durağındayım. Her gün o durakta durup sana bakıyorum. Seni görebiliyorum, görmeseydim bu denli yaşanılası olmazdı dünya. Sana nasılsın diyemem, desem bile… Neredesin diyemem, desem bile… Beni sorarsan, umarım sorarsın buralardayım işte her zamanki yerimde, seninle Mavi’liğinle. Eğer ki ruhuyla yaşamayı bilirse insan yaşanılır dünya. Ruhumun farkındayım, senin farkındayım ve benliğimin farkındayım. Ben ruhumdaki maviliklerle her daim senin yanındayım. Yani orada havalar nasıl dersen burada havalar sen bulutlu, hafif senli sağanak yer yer anılarla güneşli. Dersen ki günler nasıl geçiyor, seni görmeden geçemiyor, günler hep en son senli bıraktığım yerde. Dedim ya ruhla yaşanılmalı beni ayakta tutan o işte. Ruhunu hissedebiliyorum. İyi ki bir kaç parça anı bırakmışsın ve iyi ki seninle, sessizliğinin ardındakilerle konuşmuşum. Ömrümce ezberimde kalman ümidiyle. Hep Mavi kal…

Vakit yine gece yarısı ve ben Yüreğimde okyanus aşırı Hüzünlerin Mürettebattan yoksun Umut gemisiyle Anılarla Tek başıma Kendimi aramaya çıktım Gökyüzün pusulam olsun…

Ayşegül GÜLAY/ Aralık 2013/ Çarşamba

İlişkili Etiketler
Bu yazıları görmek istemez misin?
Yorumlar

Comments are closed.