background img
Sencer Gültuna - Ortancamız Babam

Bu Hikaye Senin İçin

avatar
avatar

Latest posts by Ayşe Sönmez Bulut (see all)

1499713_613826338655122_1616289197_n

Yazmaya çalışacağım öykü hayatımın bir parçasıdır. Ya da ben de bu öykünün bir parçasıyım. Bu bizim öykümüz, bizim hayatımız. Bazı hikayeler yarım kalırmış, bizim hayatımızda da yarım kalan bir yer var, hep içimizi acıtan, yüreğimizi sızlatan. İnsan bazen çaresiz kalıyor, hemen kabulleniyor bazı şeyleri. Hatta yok sayıyor, hayatının merkezinde yer alsa da. Nasıl vazgeçivermiştik bir an da o güzel bağımızdan, dahası sanki hemen unutuvermiştik yaşanan güzel anıları. Kimse neden söz etmezdi, neden ah vah denmezdi? Giden ve geri gelmeyen çocukluğumuza, çocukluğumuzun o güzel anlarından neden bahsedemez olmuştuk? Galiba biliyorum bunların nedenini, hep mücadeleyle geçen ömründe bu savaşı kaybedince çok üzülen babamı korumaktı biraz da.
O güzel günlerin keyfini ablamlar sürmüştü. Biz üç küçük ucundan yetiştik o güzel günlere. Hâlâ özlemle anarken o günleri, gözlerimizi yaşla doluyor, yüreğimiz de bir sızı uzaklara dalıyoruz. Sanki pencereden göreceğiz yemyeşil bağımızı…
Üç dönüm bağın bir köşesinde kerpiç duvarlı, başı kiremitli bağ evimize taşınacağımız günü dört gözle beklerdik. Biz çocuklar için taşınmanın en eğlenceli tarafı eşyalarla birlikte at arabasına binmekti. Önce arabaya doldurduğumuz eşyalarla birlikte bağ evine giderdik. Sonra arabayı boşaltıp tekrar geri dönerdik. Hele de bu iş iki üç sefer olunca değmeyin keyfimize. Eşyaları taşıma işi bitince annem evimizin musluğunu onarırdı ilk önce. Musluk diye tabir edilen şey aslında küçük bir kuyuydu. Baban kazmıştı musluğumuzu. Bir insan boyundan biraz daha derindi. Her yıl yeniden içi temizlenir, ağır bir şeyle dibindeki toprak dövülürdü. Bunun nedeni dövülen toprağın suyu çekmemesiydi. Daha sonra ki günler sabah namazıyla kalkan babaannem, evin önünden geçen arıktan musluğumuzu doldurur. Biz de gün boyu buz gibi su içerdik. Çeşme suyu yoktu bağ evlerimizde. Bu işlem her gün aynı saatte yapılırdı. Hatta musluk bazen buzdolabı görevini de üstlenirdi. Kapuzlarımızı, kendi yetiştirdiğimiz salatalıkları burada soğuturduk. Karpuz ve meyvelerin yanında salatalıkta ikram edilirdi. O salatalıkların kokusu şimdilerde hiç rastlamadığım bir anıdır. Musluğun iç bakımı yapıldıktan sonra başı ak toprakla badanalanırdı. Güneşte gözümüzü alacak kadar bembeyaz olurdu musluğumuz.

Musluktan sonra sıra ocaklığımıza gelirdi. Duvarları onarır, etrafında biten otları keserdik. Ocaklığımızda ak topraktan nasibini alır, bembeyaz olurdu. Sanki ertesi gün ekmek yapılmayacak, yemek pişirilmeyecekmiş gibi. Annem bunları yaparken ablamlar evin içini düzenlemeye çalışırlardı. Biz küçüklerde evin önündeki toprak alanda biten otları kazar, ıbrıklarla sulardık. İş süpürmeye gelince herkes kaytarır bana kalırdı en zor yeri. Neredeyse bir dönüm vardı süpürülecek yer.

Evin kapısından çıktığımızda beş metre ötede tahta bir köşkümüz vardı. Bu köşk aslında tahtadan çakılmış yerden yüksekçe bir terastı. Bizim köşkümüzün etrafında üç tane armut ağacı vardı. Armutlardan ikisinin meyveleri kışın olgunlaşırken bir tanesi biz taşındıktan az sonra olgunlaşmaya başlardı. Ekinler biçilirken olgunlaştığı içinde adı “orak armudu” olarak bilinirdi. Biz ev işleriyle uğraşırken babaannem o köşkte bizi yönetirdi.

Bağımızın evden geri kalan bölümünde sebzeler olurdu. Domates, patlıcan, kabak, biber, salatalık, patates, soğan, pırasa aklımıza gelen her şey dikilirdi bir köşeye. Yaz boyunca kendi diktiğimiz sebzeleri yerdik. Ha fasulye arıklarında mısırlar olurdu. Önceleri fasulyeler tutunurdu mısırlara. Koçanları olgunlaştıkça biz yemeye başlardık. En çok da ekmek yaptıktan sonra kalan közlerde pişirirdik mısırları. Herkes için bir tane. Annem onca yorgunluğa aldırmadan özenle ve sabırla pişirirdi. Küçükler kendi mısırları kendi seçer ve kendi koparırdı. Yine de “seninki büyük, benimki küçük “ kavgası kaçınılmazdı. Bağımızda biz çocukların birer erik ağacı vardı. Belki büyükler bilmezlerdi hangi erik kimin ama sahipliydi erikler. En geç olgunlaşan erik ağacı küçük ablamındı. O yatılı okulda okuduğu için geç gelirdi bağa. Erkek kardeşim biraz üşengeçti, onun için eve en yakın erik ağacı onundu. Diğerleri de boyumuza, yaşımıza göre sahiplendirilmişti.

İlk günkü yorgunluğun ardından olağan yaşantımıza devam ederdik. Sabahları kahvaltı saat on gibi yapılırdı. Ama çay, peynir zeytin olmazdı kahvaltı. Odun ateşinde pişmiş mis gibi tarhana çorbası, yanında bahçeden koparılmış kıpkırmızı domates ve tazecik biber olurdu. O çorbanın tadını hiçbir yerde bulamadım, bulamadık. Babaannem yoğururdu tarhanayı. Ama her şeyiyle annem uğraştığı için yorulan hep annem olurdu. Tarhana yoğrulup mayalanması için özel dikilmiş çuvala doldururken babaannem önce misafirin payını koyardı. Ardından babam için kocaman bir parça koyulurdu çuvala. Biz adımızın söyleneceğini payı görene kadar beklerdin çuvalın başında. Sonra kaçardık bize verilecek işten. Bulguru da kendimiz kaynatırdık. Bir gün önceden kazanlar hazırlanır, odunlar yarılır. Sabah erkenden bulgur olacak buğday yıkanır. Kazanlara doldurulur. Üzerine yeterince su doldurulur. Ve ateş yakılırdı. Büyükler yorulsa da bizim için eğlenceli tarafları vardı. Mesela mısır atardık bulgur kazanına, buğdayla birlikte mısırlarda pişerdi. Buğdayların pişmesine yakın kocaman soğanların başı kesilir, hafifçe oyulur tuz ve toz kırmızı biberle karıştırılmış tereyağı doldurulur ve kazanların altındaki küle gömülür.( şu an külde pişen soğanın kokusunu burnumda hissettim desen bilmem inanır mısınız?)sonra da soğanlar kesilip kabukları ayıklanır. Gelsin yufka ekmeği. İçine sarmalayıp yemesi anlatılır gibi değildir. Hani ne derler “anlatılmaz, yaşanır”. Daha sonra çulların üzerine serilirdi bulgur. Çul gözenekli olduğu için bulgurun kalan suyunu çabuk geçirir, çabuk kurumasını sağlardı. Öyle kolay bitmezdi bulgurun işi, kuruduktan sonra ayıklanır, değirmene götürülüp öğütülür, tekrar kurutulup savrulur işte ondan sonra kalın bez çuvallara doldurulup kışın yenmek üzere kaldırılırdı.

Bağımızın en güzel yanı abimlerle paylaşmaktı yazlarımızı. Annem için çok yorucu olsa da kalabalık bir aile oluverirdik. Abimler halamın oğullarıydı. O küçücük eve nasıl sığardık, annem nasıl yemek yetiştirirdi, hâlâ hayret ediyorum.
Bağımızda yalnız biz çocuklar olmazdı elbette. Bir kümes dolusu tavukla iki üç koyunumuz da olurdu. Biz çocuklar sabahları koyunları otlatırdık, su arıklarının kenarındaki otlarda, boş tarlalarda. Akşamüstleri ise kümesten çıkarılan tavukları takip ederdik sebzelerimizi yemesinler diye. Sonra onları toparlayıp kümese girmeleri için uğraşırdık, bir avuç yem atıp kandırırdık girmek istemeyen tüylü dostlarımızı.

O günlerin en güzel eğlencesi radyo dinlemekti. Sabah kuşağında “arkası yarınlar”, akşamları “radyo tiyatrosu”, hüzün baz akşamüstleri ise “istekler” bizi eğlendirirdi. Hemen hepimiz bir istek tutardık. Bazı şarkı ya da türküyle eğlenip coşarken bazıları ağlatırdı bizi. Hele bir türkü vardı ki bugün bile duyunca dinlemek istemem, “hastane önünde incir ağacı”… Bu türkü, babaannemin türküsüydü. Ona genç yaşta veremden kaybettiği yeğenini hatırlatırdı ve hep ağlardı. İçime öyle yer etmiş ki ben dinleyemiyorum bugün bile.
Akşamüstleri yapmayı sevdiğimiz şeylerden biri de evimizden anayola doğru yürüyüp o saatlerde bağdan, bahçeden dönen eş, dost, akraba ve tanıdıklarla ayaküstü sohbet etmekti. Bağlarda evler seyrekti. Çok yakında pek kimse olmazdı. Üstelik karanlık olurdu yollar, sokaklar. Misafirliğe giderken bazen elimizde gaz lambası ya da lüks denilen aydınlatma araçları olurdu. Her şeye rağmen yarı karanlık otururken edilen sohbetlere doyum olmazdı. Bazen korkardık karanlıklarda, yanımızda büyüklerimiz olsa da. Uzaktan gelen köpek seslerine baykuş sesleri karışırdı. Ürperirdik çoğu zaman ama hoşumuza da giderdi yaşadıklarımız. Bilirdik arkadaşlarımızın pek çoğu bunların ne demek olduğu anlamazlar, hiç yaşamamışlardır böyle bir şey. Bir yerde ayrıcalıktı bağda yaşamak. Köyün merkezine göre daha serin olurdu. Akşamları hırkalarımızı giyerdik mutlaka. Sabahları üşürdük erken kalkınca. Ama dışarıda yanan ateşin çıtırtısı içeride bile ısıtırdı bizi. Dışarı çıktığımızda ise kendimize bir yer açıp otururduk, önümüz ısınırken arkamızın üşüdüğü ateşin başında.
Ellerim, yüzüm kan gibi kıpkırmızı olana kadar dallarından inmediğim vişne ağacımız, bana küsmedin değil mi? Seni anlatmadan geçer miyim hiç. Bağın orta yerinde kocaman bir vişne ağacımız vardı. Meyveleri olgunlaşınca toplanması gerekirdi. Ama biraz zor bir işti. Elimde bir kova ben çıkardım en tepesine. Kovayı bir dala asar bir kovaya iki ağzıma toplamaya çalışırken her yanım vişne lekesi olurdu. Sonra o vişnelerden “vişne şurubu” yapardık. Şimdi o vişne şurubunun tadını büyük marketlerden aldığım hiçbir markanın meyve suyunda bulamıyorum. Ne kokusu ne tadı yok, yok. Vişnenin alt dalları yine ablama ayrılırdı. Alt dallar geç olgunlaşırdı. Kuşlardan geri kalanını ablam yerdi.

Evimizin yan tarafındaki yan yana büyüyen elma ağaçları nasıl unuturum sizi? Ablamın düğünü sizin altınızda yapılmıştı. O kadar büyüktü ki bu ağaçlar, dallarına tırmanıp koparamazdık meyvelerini. Ancak dibine düşünce tadına varabilirdik. Çok meyve verdikleri için en yapacağımızı bilemezdik. Bazı günler sepetlere doldurur ana yola çıkardık. İşten dönen yorgun insanlara, çocuklara dağıtırdık. Bazen de sepet alırdık, sepet örüp getiren Çingenelerden elma karşılığında. Ha sahi, siz hiç suda pişmiş armut yediniz mi? Yemediyseniz eksik olmalı hayatınızda bazı tatlar. Bağımızın tam ortasında bir armut ağacı vardı. Meyveleri dallarının kaldıramayacağı kadar çok olurdu. Ve vaktinden önce dökülmeye başlardı. Olgunlaşmadığı için dökülen armutlar yenmezdi. Babaannem onları yabana gitmesin diye kaynatırdı. Haşlanmış armutları öyle bir yerdik ki, ah nerde şimdi o tatlar. Hatta erkek kardeşim Şeref, köşke yan yatıp armutları yerken “armut piş ağzıma düş” derdi. Çok gülerdik onun hallerine.

O günlerden aklımda kalan bir şeyde dağ köylerinden eşekleriyle kök getiren çocuklardır. Eşeklerini üzerine koydukları heybelerin gözlerini kazdıkları çalıların kökleriyle doldurup getirirlerdi. Öyle çok olmazdı kökler ama getirebildikleri kadar işte. Annem onların heybelerini sebze, dökülen kış elmaları, armut gibi şeylerle doldururdu. Kökleri de ekmek, yemek pişirirken kullanırdık. Garipserdik hallerini ama köylerinde meyve sebze yetişmediği için derdi annem, sahip olduklarınızın kıymetini bilin diye de eklerdi.
Güzel anılarla örülü o günlerden bazı trajikomik anılarımızda var tabi. Küçük kız kardeşim kendi kendine oynardı kimi zaman. Uykuyu da çok severdi. Nerde ne zaman uyuyacağı belli olmazdı. Bir gün kaybettik kardeşimi. Bağın her köşesinde, musluğun içinde, sebzelerin arasında aradık, seslendik yok, çocuk kuş olup uçtu sanki. Kim akıl ettiyse evin arka tarafına bakmayı “buldum, burada ”sesine koştuk hepimiz. Kardeşim evcilik oynuyormuş. Ev gibi döşemiz her yeri, kırık dökük eşyalarla ve çamurdan yaptığı kapkacakla. Bir de güzel yatak hazırlamış ki görmeyin. Hırkasından yastık, babaannemin dastarından yorgan yapıp, küçük yastıktan bebeğiyle huzurlu bir uykuya dalmış. Melekler gibi öyle güzel uyuyordu ki bir süre uyandırmaya kıyamadık. Güzel kardeşim benim, belki de bir daha öylesine huzurlu uyumamıştır. O günlerden bir anımda babaannemle ilgili. Sebzeler in fideleri dikildikten sonra belli sürelerle sulanır ve çapalanırdı. Güneşin altında çapa yapmak zor gelirdi bize. O, durmadan akan terlerini dastarının ucuyla siler yine devam ederdi çapaya. Toprak altında yaşayan “danaburnu “ diye bilene bir böcek vardı. Fidelerin köklerini keser ve kurumalarına sebep olurdu. Bunu önlemek için sebze arıklarına ilaç atılırdı. Çapa sırasında kazara kestiğimiz fideleri hiçbir şey olmamış gibi yine toprağa gömerdik. Zavallı fideler birkaç saat demeden buruşur kurumaya yüz tutarlardı. Bunları gören babaannem beddualar ederdi, danaburnuna. Ve hemen ilaç kutusunu alır, sebzelere ilaç atardı. Şimdi düşünüyorken gülümsesem de üzülüyorum bizim yüzümüzden kuruyan fidelere ve suçsuz yere ölen danaburnuna.

Bir gün de erkek kardeşim musluğun başında oynuyordu, annemin birkaç kez uyarmasına rağmen ağzı açık olan musluğun yanında oynamaya devan etti. Nasıl olduysa dengesini kaybedip cumburlop düşüverdi içine. Herkes çığlık çığlığa bağırırken annem soğukkanlılıkla gelip kardeşimi tutup çıkardı. Yaramaz oğlan bir de anneme sarılıp “anne ben korktum sen korkma “demez mi, herkes gözleri yaşlı bir halde kahkahalara boğuldu. Ve hemen musluğun suyu boşaltılıp temizlendi içi, can havliyle çiş falan yapmıştır diye.
O günlerin en hoşuma giden yanları birlik ve beraberlik içinde olunmasıydı. Kandillerde, özel günlerde ya da ablam okuluna gideceği zaman sülale, babamın halası ve çocukları, kendi halamlar, babamın kuzenleri sini sini yemeklerle gelirlerdi. Kalabalık yenen o yemeklerin tadına doyulmazdı. Günün en sevilen yemeği annemin yaptığı “yumurta tatlısıydı. ( revaniye benzer bir tatlı.) Her zaman bu tatlıyla sona ererdi yemek. Bu yemeklerin yanında işbirliği, yardımlaşma da önemli bir yer tutardı hayatımızda. Ağustos sonlarında mısırlar toplanırdı. Bazen dönümlerce ekilirdi mısır. Onların soyulması zor ve uzun işti. Başka bağ, bahçe işleri de olurdu yapılması gereken. O yüzden mısırların soyulması akşama kalırdı. Elimizde bir gaz lambası ya da lüks lambası su arıklarının üstünden atlayarak, yeni sulanmış elma bahçelerinin çamurlarına bata çıka varırdık mısır yığınının olduğu tarlaya. Lüksü yığının üzerine koyar, daire olurduk etrafında. Başlanır mısırlar soyulmaya. Bir yandan da ateş yakılır üzerinde mısır kaynatılırdı. Bir yandan da soyduğumuz mısırların üzerindeki başka renkteki taneleri sayarak bir yarışma başlatılırdı. Her ala’nın başka bir sayısal değeri vardı. En çok sayıyı toplayan o günün şampiyonu olurdu. Kaynatılan mısırlar yenir, geri dönüş için yola koyulurdu. İnanır mısınız, karanlıkta yürürken duyduğumuz her çıtırtı da korkudan titrememiz bile güzeldi. Korkmamızın sebebi, anlatılan canavar ve iyi saatte olasıcalarla ilgili hikayelerdi. Daha büyüklerimiz anlatırken korkan bizler karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışırken tirtir titrerdik adeta.( iyi saatte olasıcalar şeytan, cin gibi manevi varlıklar için kullanılan bir sıfattır.)

Eylül geldi mi işler yoğunlaşırdı, havalar iyice soğurdu. Küçükler için her şey hüzün kokmaya başlardı, her şey gözlerimizi yaşartırdı. Eylülde açan adını bilmediğim mavi çiçekler, su kenarında açan asker çiçekleri, kurumaya yüz tutan bahçe güzelleri, yaz patları, sabah sefaları, kral kızları hep hüzün kokardı. Çünkü bizim için veda vakti gelmiş olurdu eylülde. Artık geri dönmeliydik, okullarımız açılacaktı. Annemi bağ bozumunun yoğun işleriyle baş başa bırakıp ablam okuluna, biz de babaannemle şehre dönerdik.
Bir eylül anısı daha geldi aklıma. Pekmez kaynatırdık selvilerin dallarına dolanan asmalardan topladığımız üzümlerden. Kokulu olurdu üzümler, o yüzden de çok lezzetli olurdu pekmez. Bir yıl, yine eylül gelmişti. Ama daha çok başındaydık. Pekmez kaynatmak için çok erkendi. Ablam okuluna gitmeden bir gün önce üzümlere bakarak içini çeker sebebini soran anneme, “be n gittikten sonra pekmez kaynatacaksınız, ben köpüğünden yiyemeyeceğim” der. Sen misin bunu söyleyen. Hemen o an, üzümler toplanmaya başlar, herkes yana koşuşturur. Kazan kurulur, üzümler çiğnenir ve pekmez kaynatılmaya başlar. O gece annem ve babam hiç uyumadan pekmezin başını beklediler sabah ablam uyanınca gözlerine inanamaz. Asma yaprağında yaptığı kaşıkla, babamın savurduğu pekmezin köpüklerini doyasıya yer ve yola çıkar. Böyle bir anne babanın çocukları olmak ayrıcalık değil mi? Biz böyle ayrıcalıklı çocuklardık, her şeye rağmen.

Küçük kız kardeşim bu güzel günlere zor yetişti. Ancak ucundan tutabildi. Ama en çok eziyetini, acısını o çekti. Ve bu hikayeyi en çok o hak etti. Babamsa pek yanımızda olamazdı. İnşaat işleri yazın yoğun olduğu için, kim bilir hangi sıcakta hangi inşaatın başında olurdu. Arada gelirdi yanımıza. Ama eylülde biraz daha çok kalırdı bağda.

Böylesine güzel günler şimdi çok uzaklarda kaldı. Her türlü yoksunluğu, yoksulluğuna rağmen tadı başkaydı o günlerin. Bir daha asla yaşanmayacak, yaşanamayacak günleri anarken nasıl engel olabilirim gözyaşlarıma.

Bağımızla birlikte güzel anılarımız, çocukluğumuz, ilk gençlik yıllarımızda kayıp gitti elimizden. Sahi yaşamış mıydık o günleri? Nerde çocukluğumuz, ilk gençliğimiz? Kıymetini bilemediğimiz bağ yaşantımız… Şimdi hangi rezidansta yaşayabiliriz bunları, hangi sitenin bahçesinde bulgur kaynatıp ekmek yapabiliriz. Hangi havuzda yüzdürebiliriz karpuz kabuğundan kayıklarımızı? Kartlaşmış patlıcanlardan yaptığımız ineklerimizi nerde otlatabiliriz? Topraktan ellerimizle yaptığımız, içinde çamurdan ekmeklerimizi yaptığımız fırınlar hangi antik kentin içinde kaldı? Hadi gel gidelim, geri dönelim o günlere desek, kaç kişi katılır acaba bize? Ben dönerim seve seve o günlere, çocuklarım da, kardeşlerim de… Ya siz katılır mısınız, bize?

Bu hikaye senin için kardeşim, senin için. Ucundan yakaladığın halde en çok acıyı, eziyeti annemle sen çektiğin için bu hikaye senin için. Ve senin için Şeref, sizin için ablalarım. Eksiklerimi siz tamamlayın diye.
Bu hikaye senin için annem. Şimdi bölük pörçük sisli hatıralar olarak kalsa da hafızan da, anlamlandıramasan da bazı şeyleri, hatırlayamazsan da adları bu hikaye senin için…

Ayşe Sönmez Bulut / Aralık 2013

İlişkili Etiketler
Bu yazıları görmek istemez misin?
Yorumlar

Comments are closed.